Ana Sayfa BİYOGRAFİ

Bir Nefes Bir Mustafa Kandıralı Kimdir Hayatı

245

Diğer bir adıyla “Kandıralı Mustafa” 10 Temmuz 1930’da İzmit’in Karadeniz kıyısındaki şirin kasabası Kandıra’da dünyaya gelir. Aslında ne doğum tarihi ne de soyadı resmi kayıtlarda yer aldığı ve burada verdiğimiz gibi değildir. Nufüs kağıdı daha sonra çıkarıldığı ve 1930 doğumlularla askere gittiği için nufüs kayıtlarına 1930 doğumlu olarak geçti ise de aslında 1929 doğumludur. Aile soyadları ise Kadıoğlu’dur. Soyadını 1955 yılında Selahaddin Pınar’ın önerisi ile “Kandıralı” olarak değiştirir ve asıl şöhretine bu soyadı ile kavuşur.

 Babasının ve annesinin soyu Selanik taraflarına dayandırılmaktadır. Bu konu hakkında ayrıntılı bir bilgi yoksa da babasının ailesi 1800’lü yılların ortalarında önce İzmit’in Ağaçlı Köyü’ne yerleşir/yerleştirilirler. Baba tarafından soyu tamamen müzisyendir. Kandıralı’nın babası Recep Usta ve diğer iki amcası bu köyde dünyaya gelirler. Recep Usta 1900’lü yılların ilk çeyreğinde ailesini alarak Kandıra’ya yerleşir. Amcalar ise Köyde ikamet etmeyi sürdürürler. Annesi Fahriye Hanım ise “Emincaazlar” adıyla bilinen zengin bir ailenin kızıdır. Kandıra’nın en eski ve köklü ailelerinden biri olarak bilinir. Onların da alesinin -belki daha eskilerden- Selanik taraflarından geldiği rivayet edilmektedir. Kandıralı müzisyen bir babanın dördüncü çocuğu olarak doğar. Dördü erkek biri kız olan kardeşlerinin tamamı müziğe yatkın, bazıları ise profesyonel müzisyendir.

 Sırasıyla kardeşleri İsmail, Dilber(vefat etti), İhsan, Refik ve Şeref(Vefat etti)’tir. Babası Kandıra’nın en tanınmış ve sevilen klarnetçilerinden biridir. O yıllarda çalgısını iyi çalan kişiler “usta” sıfatıyla ödüllendirildiği için klarnetçi Recep’e de “Recep Usta” denilerek bir paye verilmiş olmaktadır.

 Mustafa Kandıralı yedi yaşına geldiğinde ilkokula başlar, fakat gönlü müzisyen olmaktan yanadır. İlkokulun üçüncü sınıfından itibaren Kandıralı Basri Bey’in teşvikiyle Kandıra Halk Evi’ne gidip gelmeye başlar. Halk Evleri’nin o dönemdeki etkinlikleri küçük Mustafa’nın dikkatini çekmekte, onu kültür ve sanat ortamının üst düzey etkinlikleriyle tanıştırmaktadır. Kandıra Halk Evi’nin çantalı gramafonundan çıkan seslere her an pür dikkat kesilir.

En fazla dinlediği sanatçı klarnet üstadı Şükrü Tunar’dır. Şükrü Tunar’ın klarnetinden çıkan sihirli sesler onun benliğinde yavaş yavaş yer etmeye başlar. Hele o Rast Taksim… Adeta başka dünyalara götürür küçük Mustafa’yı. Bu çalış stili, evinde ve yakın çevresinde klarnet çalan, müzik yapan kişilerin icrasına hiç benzememektedir. Artık Şükrü Tunar hayatının bir parçası olmuştur. Onu taklit ederek evde gizli gizli klarnet üfler. Hiç kimse klarnet hakkında bir şey öğretmemektedir, ancak o “ustası”nın tavrına benzetmeye çalıştığı klarnet işini iyiden iyiye geliştirmektedir. Evdekiler epey bir zaman sonra bu durumun farkına varırlar. Bu yeteneği değerlendirmek ve teşvik etmek için babası Recep Usta oğluna bir klarnet alır. Zira o güne kadar babasının klarnetini çalan Mustafa, Recep Usta’nın klarnetini hayli örselemiştir.

 Kandıra Halk Evi bir ilim irfan yuvasıdır; Kandıralı’ya okul olur adeta. Burada bir parça ud çalmayı öğrendi ise de onun aklı Tunar gibi klarnet çalmaktadır. 12-13 yaşlarına geldiğinde artık kendi başına işlere gidecek düzeye gelmiştir. Babası ve Ağabeyi düğün çalmaya gittiği halde o bu türden sanat uygulamalarına sıcak bakmaz. Ama Kandıra’nın bazı eğlence yerlerinde, çay bahçelerinde çalmaktan da geri durmaz. Yaşının küçük olmasına karşın saatlerce müzik yapabilmekte, sevimli hareketler sergilediği için sanatıyla birlikte kişiliği ile de insanların gönlüne taht kurmaktadır. O dönemlerden itibaren “Kara Mustafa” lakabıyla anılmaya başlanır. Bu lakap ilk gençlik yıllarında da arkadaş çevresinde ve piyasa camiasında kullanıldığı halde daha sonraları unutulmuştur.

 Artık okul çevresinden uzaklaşmış, kendini iyice müziğin çekici dünyasına bırakmıştır. Küçük yaşına rağmen gittiği işlerden epey para kazanır. Kandıralı için meslekte kazanılan para bir ölçü teşkil ettiğinden bunu sıklıkla vurgular ve bu konuyla ilgili bir anısını bize şöyle aktarır: “O sıralar büyük paralar kazanıyorum; ben çocuğum ama çok para kazanıyorum. Halk Evi’nde ilerletiyorum sanatımı. Beni alıyorlar meyhanelerde filan işe götürüyorlar. Kağıt elli kuruşlar bir liralar vardı o zaman. Müşteriler cebime 15-20 tane koyuyorlar…”.

 O çağlardan itibaren tutumlu bir kişi olacağı bellidir Kandıralı’nın. Hayatının her döneminde olduğu gibi doğru yatırımlar yapar ve maddi sıkıntı çekmez. Bu konuyla alakalı olarak da şu anısını anlatır: “Evimize bahçeden girdiğimizde bir fırın vardı. Ekmeğimizi annem onda yapardı. Yengemle çok kafamız uyardı, ben kazandığım paraları ona verirdim, o benim paralarımı saklardı. 10-15 lira birikince ona verirdim, o da fırının arkasındaki taşın altına saklardı… Bir gün o taş eğilmiş; Bakmışlar ki altında paralar var. ‘Yahu n’oluyo falan’. Herkes Şaşırıyor tabii. Çok para kazandım çocukluğumdan itibaren…”

 Artık Kara Mustafa’ya KAndıra ve çevresi dar gelmektedir. Plaklardan dinlediği büyük ustaları tanımak ister; onların hayat standartlarına ulaşmak ister. Küçük yaşına rağmen yüreği kocamandır; cesurdur… Kandıra’dan ayrılıp İstanbul’a gitmek tek amaç haline gelir. Bu fikrini kimselere açamaz. İçinde bulunduğu ruh halini annesiyle paylaşmak isterse de Fahriye Hanım şiddetle karşı çıkar bu duruma. Ne yapıp etmeli İstanbul’a büyük şehre gitmeliridir.

 Nihayet o gün gelir; Evden kaçma planlarını yapar ve tüm cesaretini toplayarak bu planını uygulamaya koyar. Bu kaçış hikayesi onun yeni hayatının da başlangıcı olacaktır elbette…

 Kandıralı bu hikayeyi duygulanarak şöyle anlatır; “Bir gece vakti üzerimde beyaz bir takım elbise, elimde si bemol klarnetim Kandıra’dan çıktım İzmit’e geldim. Yayan tabii… Gecenin karanlığı Allah bana cesaret verdi. İzmit’e zar zor ulaştım. Orada bir handa kaldım. Bir tarafta atlar bir tarafta insanlar yatıyor. 50 kuruş geceliği. Oradan Gebze’ye geldim, derken kendimi Haydarpaşa’da buldum. ‘Heh İstanbul’a geldim dedim ben’. Oradan bir yaşlı adam dedi ki; ‘Burası İstanbul değil. Buradan vapura binecek, karşıya geçecen, İstanbul orası’ diyince adamcağızın sözünü dinlemekten başka çare kalmadı tabii ki… Vapura bindim, Karaköy’de indim, o zaman bilmiyorum tabii orasının Karaköy olduğunu. Zaten hiçbir yer bilmiyorum. ‘Allah’ım sağıma mı gideyim soluma mı gideyim’ diye düşünüyorum; Necatibey caddesine doğru yürüdüm. Müzisyenler kahvesini yani esnaf kahvesinş sordum. Oraya doğru gittim. Orada müzisyenlerle filan konuştum işte. Ama çocuğum, pek sahiplenmediler beni…”

 İstanbul’a taşradan gelen her kişinin yaşadığı ilk şok Kandıralı tarafından da yaşanır. Ne kalacak yeri vardır, ne de ona yardımcı olacak bir tanıdığı… Daha önce biriktirdiği paraları ve aklı ile bu sorunları da aşacaktır. “Bir otele yerleşmek istiyorum ama hangisine gireyim. Buldum bir otel. Gözüme kestirdiğim bir otele girdim. O zamanlar İstanbul’da Rumlar çok. Resepsiyonda da bir Rum vardı. ‘Kaç para otelin geceliği’ diye sorunca ’60 kuruş’ dedi. Benim cebimde de epeyce para var çıkartıp verecekken, ‘Ne iş yapıyorsun sen’ diye sordu bana. ‘Klarnet çalıyorum’ dedim. ‘Çal bakalım o zaman’ demesin mi… Klarneti göreceksin lastikle dolu, dökülüyor yani… Bİr Taksim yaptım ona… ‘Sana geceliği 25 kuruş’ dedi… Yattım o gece orada…”

 Artık İstanbul’a yerleşmiştir Mustafa Kandıralı… Müzisyen kimliği iç dünyasının zenginliği ile birleşince kılık kıyafetini düzeltmek zaruret halini almıştır. Bir gömlek, pantalon ve kravat alır kendine. Hepsine 125 kuruş verir. Tekrar döner müzisyenler kahvesine; ufak tefek işlere gitmeye başlar. Bu sırada Kemani Ağma Recep ve Kanuni Sıtkı Bey ile tanışmıştır. Onların pek çok bakımdan yardımlarını görür. Hem bazı eserleri geçmesine yardımcı olmakta, hem de bazı işlere Kandıralı’yı yollamaktadırlar. Şevki Şakrak Tiyatrosu’nda, İsmail Dümbüllü Tiyatrosu’nda çalmaya başlar. Bazı tiyatro kumpanyalarında yer alarak şehir dışına turnelere bile gider. Karaköy muhitindeki müzisyenler arasında gitgide tanınır. Ama onun amacı Beyoğlu’na çıkmak, daha nezih kişilerle ilişkiye geçerek onlarla beraber müzik yapmaktır. Beyoğlu’nun şartları, düzeyi ve ilişkileri her müzisyenin burada tutunabilmesine, hayat bulabilmesine engel teşkil etmektedir.

 Kumpanyalara klarnetiyle eşlik eden bu genç yetenek kısa sürede bazı arkadaşları ve sanatsal yeteneği sayesinde uvertür solistlere eşlik etmeye başlar.

 Kara Mustafa adıyla anılan bu genç klarnetçi, İstanbul’un müzik ortamında kendine bir yer bulmuştur artık. Çocukluktan gençliğe geçiş sırasında eski lakabını unutturmuş, adı soyadıyla anılır olmuştur. Mustafa Kadıoğlu… Daha sonra değiştireceği soyadını o yıllarda herkes bilmektedir. Çadır tiyatrolarında, kumpanyalarda klarnet çalarak devam eden, ara sıra da bazı ses sanatçılarına refakatle süren hayatı bir süre sonra derin duygularla sarsılır. Eyüp taraflarında bir tiyatroda çalıştığı sırada genç ve güzel bir kız sürekli Mustafa’ya bakmaktadır. Bir süre sonra tanışırlar. Priştina kökenli bir aileye mensup olan Fahrünisa adındaki bu genç kızla aralarındaki yakınlaşma kısa zamanda aşka dönüşür. Genç çiftlerin anne ve babaları bu birlikteliğe izin vermezler; zira her ikisinin deyaşları çok küçüktür. Ancak Mustafa Kandıralı Fahrünisa Hanım’ı kendi rızasıyla baba evine, yani Kandıra’ya götürür. Kız kaçırma kültürünün yoğun yaşandığı o yıllarda bu durum pek yadırganmaz. Ve 1947 yılında evlenirler. Bir süre sonra iş imkanları kısıtlı olan Kandıra’dan İstanbul’a taşınmak icap edecektir. Bir taraftan kazanmak zorunda olduğu parayı diğer yandan ise elde etmeye kararlı olduğu müzik kariyerini düşünerek eşini Kandıra’da bırakıp İstanbul’a çalışmak için gider.

İşlerini kısa zamanda yoluna koymuştur. Bir süre sonra eşini de yanına alır. Önce Taksim Talimhane’de bir ev kiralarlar daha sonra ise Fatih’e taşınırlar. 1950 yılına gelindiğinde ilk çocuğu doğar. Nejla adını verdikleri bir kız çocuğudur bu. Aynı dönemde askerlik çağı da gelip çatmıştır. 36 ay sürecek olan askerliğini İstanbul Topkapı Maltepe’deki 66. Tümen’de bando eri olarak yapar. Kısa zamanda kendini sevdirir. Takımda hem si bemol klarnet hem alto saksafon çalmaktadır. Askerlik dönemi Kandıralı için hayatının en sükunetli dönemidir. Rahatlıkla evine gidip gelebilmekte, üstelik bazen piyasadaki işlerini bile takip edebilmektedir. Bunun dışında mesleki görgü ve bilgisini de geliştirmeyi ihmal etmez. Notayı hiç olmazsa takip edecek düzeyde askerliği sırasında öğrenir.

 Mustafa Kadıoğlu (Kandıralı) İstanbul’daki meslek hayatında gitgide zirveyi zorlamaya başlar… Çadır tiyatrolarından Beyoğlu’na çoktan terfi edilmiştir. Tepebaşı’nda Kibar Gazinosu’nda, Aksaray’da Çakır Gazinosu’nda, Üsküdar’da Salacak Gazinosu’nda, Taksim’de Maksim Gazinosu’nda sahneye çıkarak, o devrin ünlü isimlerine klarnetiyle eşlik etmeye başlamıştır. Elindeki klarnetiyle sınıf atlamakla kalmamış belirli bir statüye de ulaşmıştır. Eğlence sektöründe bile önem arz eden seviyeyi, Kandıralı emek vererek kazanır. Bu onun için bir statü olarak kalmaz, kazanılması gereken bir hak olarak görülür.

Esma Engin, Perihan Altındağ Sözeri, Mediha Demirkıran, Behiye Aksoy gibi ünlü isimlerle çalışmaya başlar… Hem ekonomik durumunu düzelteceği hem de sanatta zirveye çıkmaya başlayacağı yıllar şansının döndüğü yıllardır. 1950 ile 1960 yıllaı arasında dört tane kız çocuğu olur: Nejla, Jale, Mukadder, Kısmet. Daha sonraki yıllar içinde bu çocukları ona sekiz torun vererek mürüvvet göstereceklerdir.

 1950’li yılların ikinci yarısında (1956-1957) arkadaşları ve meslektaşları olan bazı isimlerle birlikte çalışmalar yaparlar. Başta İsmail Şençalar, Kadri Şençalar, Sadun Aksüt olmak üzere pek çok müzisyen hem radyoda hem de piyasada faaliyet göstermektedir. Adı geçen dostları onun derece Türk Müziği’ne vakıf olduğunu bildiklerinden radyoda da beraber çalışma isteği kendiliğinden oluşur. Bu arzuyu resmileştirmek için girişimler başlatılır. Dönemin radyo müdürü Dr. Nevzat Atlığ’a durum arz edilir.

 Atlığ bu isteğe olumlu yanıt verince İstanbul Radyosu’nda akitli olarak çalışmaya başlar. Şençalar kardeşler ve arkadaşlarının daha çok oyun havaları çaldıkları bir programla radyo stüdyolarıyla tanışır. Radyo emisyonlarına çok sık katılmaz ama bu camiayla ara sıra birlikte olması bile Kandıralı’nın klarnet çalışından oturup kalkmasına kadar her şeyini etkilemiştir. Üstelik burası öyle bir mekandır ki, mesleğinde geldiği seviyeyi borçlu olduğu kişi de bu çatı altında çalışmaktadır. Bu Şükrü Tunar’dan başkası değildir.

 Radyo adabını ve Tunar’la gıyabında ilk karşılaşmasını şöyle anlatır; “Oturup kalkmama dikkat ederdim. Orada dev gibi sanatçılar var, hepsine hürmet ederdim. Sazımın adabını da bilirdim ben; taksimler yapardım, düzgün çalardım sazımı. Ama bir başladı mı oyun havaları takardı herkesi arkama… Zaten Şükrü Tunar çok büyük klarnetçiydi ama oyun havaları yoktu onda. Bir gün beni dinlemiş, ‘Ya nerden geldi bu çocuk, Müthiş çalıyor’ demiş”.

 Radyo sayesinde tanıştığı Türk müziğinin ileri gelen isimleri, onun sanat yaşamını etkileyecek başka bir olaya da sebep olurlar. O zamana kadar Kadıoğlu olan soyadını bestekar Selahaddin Pınar’ın önerisiyle “Kandıralı” olarak değiştirir. Bu onun belki de aldığı en önemli kararlardan birisidir. Öyle ki soy bağlarına bu denli önem veren bir kişinin soyadını hemen değiştirivermesi kolay bir karar olmasa gerektir. Artık ne Mustafa Kadıoğlu ne de çocukluk lakabı Kara Mustafa vardır. Türk Müziği camiası tarafından sevilen ve gönüllere taht kuran klarnet üstadı Mustafa Kandıralı vardır…

 Radyoda yaptığı icra Kandıralı’nın kısa zamanda tanınmasına sebep olur. Plak şirketleri arasında en meşhurlarından birisi olan Odeon’dan ilk plak teklifini 1957 yılında alır ve stüdyoya girer. 78 devirli taş plağının bir yüzüne Salon Çiftetellisi’ni diğer yüzüne de Anadolu Oyun Havası’nı çalar. Plak olağanüstü satar. Ardından yeni teklifler alır. Gitgide şöhreti artar. O zamanda Türkiye koşullarında bir çalgı ile bu denli büyük şöhret yakalamak her sanatçıya nasip değildir.

 Kendi ismiyle doldurduğu plaklarda ona eşlik eden saz arkadaşları da sanatkar insanlardır. Şençalar kardeşler, Baki Duyarlar, Güngör Hoşses, Coşkun Erdem vs… Her birisi kendi alanının ustası olan bu müzisyenlerle sadece plaklarda değil gazino sahnelerinde de birlikte olur. Ve dönemin en büyük ses sanatçılarına hep birlikte eşlik ederler. Bu sanatçılardan Behiye Aksoy, Mediha Demirkıran, Perihan Altındağ Sözeri, Safiye Ayla, Muazzez Abacı, Emel Sayın, Bülent Ersoy gibi isimleri saymak mümkünse de Kandıralı’nın unutamadığı isim Zeki Müren’dir. Müren’in klarnetçisi olan Şükrü Tunar’ın ölümünden sonra yerini Kandıralı alır. 1962 yılından sonra 80’li yılların ortasına kadar Zeki Müren’e Mustafa Kandıralı eşlik edecektir. Taparcasına sevdiği ve ilham aldığı pirini yitirmesi ile büyük bir beğeni ve saygı duyduğu sanatçıya eşlik etmesi süreci aynı olayın sonucunda meydana gelir: Şükrü Tunar’ın ölümü…

Bu olayı şöyle dile getirir; “1962 senesiydi. Şükrü Tunar Zeki Müren Beyefendiye eşlik ediyordu. Yaz aylarıydı. Peşrev bittikten sonra Zeki Müren bir şarkıya girdi. O sırada Şükrü Tunar yere yığılıp kaldı. Üzerine beyaz bir masa örtüsü örttüler ve bir karanfil koydular. Şükrü Bey’den sonra Zeki Müren’e ben eşlik ettim. Aynı yıl küçük kızım Kısmet dünyaya geldi. Onun ismini de Zeki Müren koymuştur. Kısmeti açık olsun, etrafına kısmet dağıtsın diye…”.

 Yirmi yılı aşkın bir süre aralıksız devam eden Müren’e eşlik, Bunun yanı sıra pek çok sanatçıya albümlerine refakat ve kendi adıyla piyasaya çıkan oyun havası ağırlıklı bir repertuarı içeren plak ve kasetler… 150 kadar plak, 20’den fazla kaset… Yaklaşık 20 yıl süren TRT televizyonlarındaki bayram programları… Gece gündüz demeden 50 yılı aşan bir zaman dilimi içindeki sanat yaşamı…Dünyanın dört bir tarafında yapılan konserler, resitaller…  

Mustafa Kandıralı ismi bu kadar geniş bir müzik uygulama alanında ve bu kadar uzun bir süre içinde milyonlar tarafından duyuldu, sanatıyla insanları hep coşturdu; çevresine neşe saçtı. Sert mizaçlı görünmesine ve bazı kişiler tarafından öyle tanınmasına karşın, içindeki çocuğu hiç örselememiş, duygusal kişiliğini hep korumuş, şefkat ve merhamet sahibi bir eş, baba ve dede ile karşı karşıya olduğumuzu da unutmamak gerekir Mustafa Kandıralı’yı anlamak için. Giyimine özen gösteren,fiziki bakımını ihmal etmeyen, bir parça marka merakı olan bir sanatçıdır o. Ancak sadık bir dost arar hep.

Güçlü bir iradenin, çalışkan bir kişiliğin müzik camiasında arayacağı başka ne olabilir ki? 1980’li yıllara gelindiğinde eskisi kadar gücü kalmamıştır. Bir de hayatını bağladığı dostu, arkadaşı, eşi Fahrünisa hanımı kaybedince (1985) iyiden iyiye zorlaşmıştır yaşam.Kalp rahatsızlı ve şeker hastalığı son dönemlerde sanatını icra etmesine imkan vermese de o her zaman klarnetiyle yaşamaya devam edecektir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz